
HAYAT BİR ÇOCUĞA NASIL ANLATILMALI?

Bob Dylan Blowin' In The Wind
BOB DYLAN - Blowing in the Wind (1971) - video powered by Metacafe
How many roads must a man walk down
Bir adamın katetmesi gereken ne kadar yol var
Before you call him a man?
Ona erkek demeniz için
Yes, 'n' how many seas must a white dove sail
Evet, ve kaç deniz aşmalı beyaz bir güvercin
Before she sleeps in the sand?
Kumlarda uyumadan önce
Yes, 'n' how many times must the cannon balls fly
Evet, ve top gülleleri kaç kez atılmalı
Before they're forever banned?
Sonsuza dek yasaklanmalarından önce
The answer, my friend, is blowin' in the wind,
Cevap, dostum, rüzgarla esiyor
The answer is blowin' in the wind.
Cevap rüzgarda uçuyor
How many times must a man look up
Bir adam kaç kez yukarı bakmalı
Before he can see the sky?
Gökyüzünü görebilmesi için
Yes, 'n' how many ears must one man have
Evet, ve bir adamın kaç kulağı olmalı
Before he can hear people cry?
İnsanların ağladığını duyabilmesi için
Yes, 'n' how many deaths will it take till he knows
Evet, ve kaç ölüm olmalı onun bilmesi için
That too many people have died?
Ne kadar çok insanın öldüğünü?
The answer, my friend, is blowin' in the wind,
Cevap, dostum, rüzgarda esiyor
The answer is blowin' in the wind.
Cevap rüzgarda uçuyor
How many years can a mountain exist
Kaç yıl geçmeli bir dağın varolabilmesi için
Before it's washed to the sea?
Suyla yıkılmaması için
Yes, 'n' how many years can some people exist
Evet ve kaç yıl geçmeli bazı insanların yaşayabilmesi için
Before they're allowed to be free?
Özgür olmaları için izin verilmeden önce
Yes, 'n' how many times can a man turn his head,
Evet ve bir adam kaç kere çevirebilir başını
Pretending he just doesn't see?
Sadece görmemek için
The answer, my friend, is blowin' in the wind,
Cevap, dostum, rüzgarda esiyor
The answer is blowin' in the wind.
Cevap rüzgarda uçuyor
SOYADI
1934 yılında soyadı kanunu çıktı, her Türk kendine bir soyadı alacaktı.Herkes kendi soyadını kendisi seçtiği için insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı..Dünyanın en cimrileri 'eli açık', dünyanın en korkakları 'yürekli', dünyanın en tembelleri 'çalışkan' gibi soyadları aldılar.Bir mektup yazabilecek zamanda ancak imzasını atabilen bir öğretmenimiz kendisine 'çevikel' soyadını almıştı.Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan, özellikle Türklüğü karışık olanlar ırkçılığı anlatan soyadlarını kapışıyorlardı. Her türlü yağmada hep sona kaldığım için güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana, ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından, kendime 'nesin' soyadını aldım. Herkes 'nesin' diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim.KENDİNİ BİLECEKSİN
Kenan Doğulu Rütbeni Bilicen Şarkı Sözü
Sen bu yollara yeni girmek isterken
Biz geri dönüyorduk
Mütevazi ol biraz
Eksiltip söyle
En muhteşem sen olamazsın
Küçük dağları sen yarattın sanki
İnsanlığı sen kurtardın
Kahramansan hani nerdesin?
Neydim demeyip noldumcular
Hep tepetaklak savruldular
Nankörlük hain huy yandılar
Ustam eyvah diyecek
Rüzgar çok sert esecek
İyilikten vazgeçecek
Acı biberi diline kaşık ile sürecek
Sen hep kendini bilicen
Geçme sınırını çizicen
Önce rütbeni bilicen
Herkes kendini bilecek
Durma sınırını çizecek
Kendi restini çekecek
Bu alemde kendini bilicen
Geçme sınırını çizicen
Önce rütbeni bilicen
Artık herkes kendini bilecek
Durma sınırını çizecek
Kendi restini çekecek
Hak ararken yine haddini aştın
Bu cesaret bardaktan taştı
Saygılı ol biraz çamursuz güneş
Emeğe saygı bu kadar mı
Küçük dağları sen yarattın sanki
İnsanlığı sen kurtardın
Kahramansan hani nerdesin?
Neydim demeyip noldumcular
Hep tepetaklak savruldular
Nankörlük hain huy yandılar
Ustam eyvah diyecek
Rüzgar çok sert esecek
İyilikten vazgeçecek
Acı biberi diline kaşık ile sürecek
Sen hep kendini bilicen
Geçme sınırını çizicen
Önce rütbeni bilicen
Herkes kendini bilecek
Durma sınırını çizecek
Kendi restini çekecek
Bu alemde kendini bilicen
Geçme sınırını çizicen
Önce rütbeni bilicen
Artık herkes kendini bilecek
Durma sınırını çizecek
Kendi restini çekecek
MICHAEL JACKSON
Michael Jackson öldüğünde 51 yaşındaymış. Oysa insan onun dünyalı olmayan bir yaşta donup kaldığını sanıyor şuursuzca. Artık çocuk olmayan ama yetişkin de olamayan bir araf yaşta. Masal dünyasında yaşasaydık, şahane Peter Pan olurdu.
"Büyümek istemiyorum" der çocuk kalırdı; "Siyah olmak istemiyorum" der beyaz, "Bu burundan nefret ediyorum" dediğinde hop, yeni bir burun!... Ebediyen çocuk diğerleriyle beraber bir yataklarda yatıp neşeyle sürdürebilirdi sonsuz ömrünü. Ama buralarda yaşadığı için kompleksli bir siyah, estetik ucubesi, en nihayet de çocuk tacizcisi olarak damgalandı.
Jackson'ın hayatı, ismiyle özdeşleşen dansı moonwalk, ay yürüyüşü gibiydi; biz sıradan ölümlüler onun ileri doğru adım attığını sanırken o aslında geri, habire geri yürüyordu. Fabrika işçisi olan babası, diğer kardeşleriyle beraber beş yaşındaki Michael'ı da sürmüştü sahnelere. Çocuklar iyi para kazanıyordu. Konser veriyor, plak dolduruyor, barlarda yetişkinleri eğlendiriyor, yetişkin anne-babalarına para kazandırıyorlardı. Baba Jackson, ütü kordonuyla, kemeriyle dövüyordu onları çocukça davrandıklarında. Michael, babasını gördüğünde korkudan kusmaya başlıyor; korumaların kolları arasında bayılıyordu. Gizli, sınırları müphem olması gereken çocukluk evresi birtakım banknot hesaplarının içinde ve milyonların gözü önünde geçmişken... Önce boş oyunlar oynayan bir çocuk, sonra para kazanan bir yetişkin olması gerekirken; önce para kazanan bir çocuk, sonra boş oyunlar oynamak isteyen bir yetişkine dönüştüyse suç onun muydu? Madem sahnede yerçekimine ve mecburi ileri yürümeye meydan okuyabiliyordu; neden gerçek yaşamda da yapamasındı?
2.700 dönümlük bir araziye kurulu dev bir çiftlik satın aldı. Masal aparatları ve oyuncaklarla donattı orayı. Bir sürü de çocuğu toplayıp çevresine, Neverland tabelasını astı. Ebedi çocukluğun mekanı! Bu çakma Neverland, çocuk tacizi suçlamalarıyla patladı. Jackson kendini savunurken bile suçlamayı anlamakta güçlük çekiyordu. Oyun arkadaşlarıyla yatağını paylaşmasında kötü olan ne vardı?
Olamayan Peter Pan, üç de Wendy soktu hayatına. Masalda bile bu ilişki yürümemişken; Jackson'ınkiler de kısacık zamanlarda dikiş attı. Baba olmayı denedi. Öz çocuklarından birini severken pencereden sallandırması olay oldu. Oyun arkadaşlığından çıkıp babalığı beceremedi. Kendi çocukluğunun odasına kilitli kalmışken... Kapıdaki küçük gözden, her şey oyun arkadaşı gibi görünüyordu.
Nasıl bir yetişkin olmayı reddedişi Peter Pan'ın kan can bulmuş hali olduysa gerçek dünyada; cilt renginin siyahlıktan beyazlığa dönüşü de ırksal ezilmenin simgesi oldu. Jackson, bu değişimi nadir görülen bir hastalığa bağlıyordu. Cildinde beyaz noktalar belirmeye başlamış; başa çıkmayınca çareyi kalan kısmı da beyazlatmakta bulmuştu. Ne var ki siyah ırka atfedilen burun biçimini de değiştirmesi bu iddiasını iyice inanılmaz kıldı. Bir siyahın beyaza dönüşmesi, ırksal referanslar adına öyle uç bir canlandırmaydı ki, türlü efsaneyi peşi sıra sürükledi. Oksijen çadırında uyuduğu, ölümsüzlük veren birtakım bitkiler satın aldığı, havaalanında burnunun yere düştüğü ve korumalar tarafından toplandığı iddia ediliyordu. Yaptığı hiçbir davranış insani zaaflar ve niyetlerle adlandırılamayacak kadar uç olduğundan, Jackson, bir insan olmaktan çıkıp grotesk bir figüre dönüştü.
Oysa ölüm, onu yeniden insanlaştırdı sanki. Çevresine topladığı çocuklara verdiği iddia edilen zararlar, kendi çocukluğunda maruz kaldığı ağır suistimal, çocukluğunu geri almak için verdiği nafile ve acıklı çaba... Ömrünün son zamanlarında yalnızlıktan yakındığını söylüyor arkadaşları... Yetişkinliğinde her ne yapmış olursa olsun; ölümden sonra, hep arzuladığı o mutlak çocukluğa nihayet dönmüş olmasını dilemeden edemiyor insan. Bu sefer ütü kordonları, kemerler ve yük hayvanı gibi çalışmalar olmaksızın...
ÖMER MAÇKA'YA
Yazamadın mı bir yazı
Ömer Maçka’ya Maçka’ya
Bu sitem bir ince sızı
Siner Maçka’ya Maçka’ya
Dağlarında çam ormanı
Havası gönül dermanı
Dere boyunca dumanı
Siner Maçka’ya Maçka’ya
Yelde kemençe sezilmiş
Çamlar horona dizilmiş
Türkünün dili çözülmüş
Yanar Maçka’ya Maçka’ya
Dağlarında çam ormanı
Havası gönül dermanı
Dere boyunca dumanı
Siner Maçka’ya Maçka’ya
Ufacık bir maçka deresiyim
İki dağın arasından akarım
Nice pınar suyu karışır mayama
Çocuklar yüzmeyi bende öğrenir
Bende öper gibi ayaklarını yıkarım
Yaz başlarında bişey bulanık aksamda merak etmeyin
Tertemiz köpük akarım
Ufacık bir maçka deresiyim
Ama
Doğrudan denize akarım
Denize
KRİZ ÇOCUK İŞÇİLERİ ARTIRIYOR
ILO, Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü dolayısıyla uyardı:Küresel kriz, başta kız çocukları olmak üzere artan sayıda çocuğu, çocuk işçiliğine itiyor. ILO'nun son küresel tahminlerine göre, 218 milyon çocuk ve 100 milyon kız çocuğu, çocuk işçi durumunda bulunuyor ve pek çoğu "çocuk işçiliğinin en kötü biçimleri" olarak kabul edilen işlerde çalışıyor.Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), küresel krizin, başta kız çocukları olmak üzere artan sayıda çocuğu, çocuk işçiliğine ittiği uyarısında bulundu.
*
ILO, Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü ile 182 Sayılı Çocuk İşçiliğinin En Kötü Biçimlerinin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi'nin kabul edilmesinin 10. yıl dönümü dolayısıyla başta ILO merkezinin bulunduğu Cenevre'de Genel Direktör Juan Somovia'nın da katıldığı etkinlikler gerçekleştirdi.
*
Örgüt, konuyla ilgili yayımladığı bildiride, bu yıl daha fazla risk altında oldukları için "kız çocuklarına" vurgu yaptı. Bildiride, "küresel krizin başta kız çocukları olmak üzere artan sayıda çocuğu, çocuk işçiliğine ittiği" belirtildi.
*
Örgütün, "Kızlara Bir Şans Verin: Geleceğin Anahtarı Çocuk İşçilikle Mücadele" isimli bir rapor hazırladığı anımsatılan bildiride, söz konusu raporda, son dönemde yapılan küresel tahminlere göre, çocuk işçi sayısında düşüş olmasına rağmen küresel krizin bu gelişmeyi erozyona uğrattığına yer verildiği ifade edildi.
*
Rapora göre, pek çok ülkede okula gidecek çocuk tercihi yapılırken öncelik erkek çocuklara veriliyor, bu nedenle kriz döneminde kız çocuklarının okullarından alınarak çocuk işçiliğe zorlanma tehlikesi yükseliyor.
*
Kriz döneminde milli eğitime ayrılan kaynağın küçülmesi de çocuk işçi sayısında artışa neden olan bir diğer faktör olarak ortaya çıkıyor.
*
ILO'nun son küresel tahminlerine göre, 218 milyon çocuk ve 100 milyon kız çocuğu, çocuk işçi durumunda bulunuyor ve pek çoğu "çocuk işçiliğinin en kötü biçimleri" olarak kabul edilen işlerde çalışıyor.
EZBERCİ EĞİTİM

*
Hukuk demek, kanun demek değildir. Hukuk fakültesinde öğrenciyken rahmetli Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, sınıfta, bize bir 'Larousse Mehmet' hikayesi anlatmıştı.
*
Mehmet adında bir arkadaşı Fransızca öğrenmek için, Fransızların o ünlü Grand Larousse Ansiklopedisinin ciltlerini (sanırım 24 cilttir!) önüne çekmiş, ilk cildinin ilk maddesinden başlayarak ezberlemeye koyulmuş. Larousse'u baştan sonra ezberlerse, Fransızca öğreneceğini sanıyormuş Mehmet...
*
Velidedeoğlu hoca da, Medeni Hukuk'u öğrenebilmek için, Medeni Kanun'u ezberlemenin bir anlamı olmayacağını; çünkü nasıl Fransızca öğrenmek Grand Larousse'u baştan sona hatmetmek demek değilse, Medeni Hukuk'u öğrenmenin de Medeni Kanun'u ezberlemek anlamına gelmediğini söylemişti... Rahmet istedi!
*
Şimdi bunu neden hatırladım? Bu, acaba 'ezberci eğitim' dediğimiz yanlış ve sakîm eğitimin bize dayattığı bir şey olmasın? Ezberlemenin, din eğitiminin bir gereği olduğundan, dolayısıyla da ezberci eğitimin dinî eğitimin 'olmazsa olmaz' koşulu sayılmasından mıdır yoksa? Dinî eğitimin kural ve yöntemlerinin, seküler eğitim alanına taşınmasının sonucu mudur, ezberci eğitim?
*
Eğer böyleyse, mesele, din eğitiminin de sadece ezberlemekten ibaret olduğu gibi fevkalade vahim bir Skolastik hatadan kaynaklanıyor. Nasıl ki bir dili öğrenmek, bir hukuk düzenini öğrenmek, sadece o dilin lügatini veya o hukuk düzeninin kanunlarını ezberlemekten geçmiyorsa, bir dini öğrenmek de o dinin kutsal kitabını ezberlemekten geçmiyor. Bir dil sadece onun lügatine (sözdağarına), bir hukuk da, sadece onun sözdağarı sayılabilecek olan kanun maddelerine indirgenemiyorsa, bir din de sadece onun kutsal kitabının lafzına indirgenemez. Din ve kanunlar, onların lafızlarından, lafızlarının ezberlenmesinden ibaret değildir çünkü. Kanunların bir 'mana'sı, bir ruhu olduğu gibi, kutsal kitabın da bir ruhu, bir manası vardır. İslam'da tefsir ve te'vil geleneği de, kutsal kitabımız olan yüce Kur'an-ı Kerim'in sadece lafızdan ibaret olmadığını gösterir.
*
Dolayısıyla, bugün seküler eğitim alanında sıkça görüp şikâyetçi olduğumuz ezberci eğitimi, din eğitiminin Skolastik yani ezberci, yöntemlerinin seküler alana bilinçdışı bir kalıntı (survivance) olarak taşınması ile açıklamak asla doğru değildir. Çünkü İslam veya herhangi bir semavî din, kutsal kitapların ezberlenmesi ile ne yetinmiştir ne de din bu ezberle hayata geçirilmek imkânını bulmuştur. Şunu söylemek istiyorum: Din, asla ezberci ve Skolastik bir disiplin değildir. Yüce kitabımızın bizi sürekli 'taakkul ediniz!' diye uyarması bundandır. Elbette ve ancak, Kitab'ın lafzı ile ruhu arasında bir çelişkiye düşmeden!..
*
Bakınız, aslında ezbercilik, bana göre elbet, Skolastik düşüncenin değil, tam tersine, Aydınlanma (evet, Aydınlanma!) düşüncesinin bir veledizinasıdır. Nasıl mı, şöyle:
*
Büyük Fransız filozofu Jean-Paul Sartre'ın ilk romanı 'La Nausée'nin ('Bulantı') kahramanı Roquentin, Marquis de Rollebon adında bir tarihî şahsiyet üzerine araştırma yapmak üzere halk kütüphanesine gitmektedir. Orada, sürekli olarak kitap okuyan birine rastlar ve merak eder. Hangi amaçla oradadır ve niçin sürekli alfabetik bir sırayla dizilmiş olan kitapları, o sıraya göre okumaktadır? Romanda 'Otodidakt' ('kendi kendini yetiştiren') adıyla anılan bu tip, Lucien Goldmann'ın 'Aydınlanma Felsefesi' kitabından alıntılayarak söylersem, 'hicvedilen' ('satiric')' bir karakterdir. Goldmann, 'Otodidakt' karakterine yöneltilen hicvin, dikkat edilsin, 'Aydınlanmanın temel inançlarından birine' karşı olduğunu söyler. Goldmann, Aydınlanma'nın bu temel inancını şöyle dile getirir: 'Bilginin, ansiklopedi ve sözlükler aracılığıyla alfabetik olarak düzenlenmiş bölümler içinde aktarılabileceği inancı...'
*
Görülüyor: Hıfzı Veldet hoca'nın Fransızcayı 'Grand Larousse' Ansiklopedisini 'A' harfinden başlayarak' ezberleyince öğreneceğini zanneden Larousse Mehmet'i ile bilgiyi, kütüphanede alfabetik sırayla dizilmiş kitapları 'A' harfinden başlayarak o sırayla okuduğunda elde edeceğini zanneden 'Otodidakt'ı arasında hiç fark yok! İkisi de, Skolastiğin değil, Aydınlanma ansiklopediciliğinin . H.YVUZ
OĞULCAN KAHRAMAN İLE ŞAİR REFİK UĞUR

birincilik, bir de özel ödülün sahibiyim.
*
*
*
*
R.Uğur: Asıl ben teşekkür ederim ve başarılarının devamını dilerim.
Brezilya Devlet Başkanı Lula'dan Ekonomi Dersleri

1945’te küçük bir köyde doğdu. O yıllarda tüm ülkede hakim olan açlık ve sefalet, Lula’nın köyünde daha fazla hissediliyordu…Luiz Inacio Lula da Silva…
*
O yıllarda tüm ülkede hakim olan açlık ve sefalet, Lula’nın köyünde daha fazla hissediliyordu. 7 çocuklu ailesine bakamayacağını anlayan baba, köyünden ayrıldı ve Sao Paulo yakınlarında bir limanda ekmek parası kazanmaya başladı.
*
İlk zamanlar ailesine gönderdiği para düzenliydi ve kıt kanaat de olsa yetiyordu. Çocuklarını hem büyütmek hem de okutmak için mücadele eden anne, paranın arkası kesilince, kendini bekleyen sürprizden habersiz, eşinin yanına gitti. Oysa eşi, zavallı aileyi çoktan terk etmiş, başka bir kadınla yaşamaya başlamıştı.
*
Bu acı sürprizle yıkılan anne, 7 çocuğunu da yanına alarak kendi mücadelesini vermeye başladı. En büyük yardımcısı ise, evin reisliğini üstlenen 8 yaşındaki Lula’ydı.
*
Aile, Sao Paulo’ya göç etti ve okulu bırakan Lula çalışmaya başladı. O yıllarda, bir gün, dünyanın diploması olmayan tek devlet başkanı olacağı, aklından bile geçmiyordu. Ayakkabı boyacılığı yaptı, simit, şeker ve sakız sattı.
*
Maden işçiliği yaptığı dönemde, tornada serçe parmağını kaybetti. Bu belki de, sendika başkanlığından, işçi partisi liderliğine oradan da devlet başkanlığına taşınan yaşam öyküsünün en sembolik anılarından biri oldu.
*
14 yaşında otomobil fabrikasında çalışmaya başladı ve hemen ardından sendika üyesi oldu. Artık, işçilerin haklarını yüksek sesle savunan ve dikkat çeken bir gençti. O yıllarda olgunlaşan sempatik, samimi ve keskin karakteri, daha sonra, halkın gönlünde taht kurmasına neden olacak kişiliğini oluşturmuştu. Başarıları, onu metal sendikası başkanlığına taşıdı.
*
Çile ve mücadele dolu yaşamına, cezaevi günleri de eklendi.
*
1980’de İşçi Partisi’ni kurdu. Ard arda gelen üç seçim yenilgisinden hiç yılmadı. 22 yıllık mücadelesinde insanlar ona inandı ve 27 Ekim 2002’de ikinci turda, oyların % 61.3 ünü alarak devlet başkanı oldu.
*
Seçimlerden önce, IMF ve küreselleşme karşıtı sol söylemler, Lula’nın trendini önlenemez bir şekilde yükseltmişti. Aslında trendin yükselmesinde temel neden, ülkedeki yolsuzluk ve rüşvetin en üst düzeye çıkması, gelir ve refah dağılımındaki dengesizliğin boyutlarının çok artmasıydı.
*
İş dünyası, bu yükselişe kayıtsız kalmadı ve Lula ile işbirliğine gitti. O da, bütün ülkenin başkanı olacağının altını çizdi ve en stratejik ittifakını yaparak, muhafazakar eğilimli Liberal parti ile el sıkıştı. Bu partinin başkanı Jose Alencar’ı yardımcısı yaparak liberal zenginlerin güvenini kazandı.
*
Seçimlerden önce Cardosa iktidarının tüm IMF uygulamalarını reddedeceğini söyleyen Lula, seçimlerden sonra kendisini eleştirenlere aldırmadan yumuşama ve uyum mesajları verdi. Hatta IMF ile masaya oturdu ve yeni bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmayla, IMF 6 milyar dolar kredi verdi, ancak Lula bu krediyi, iyi niyetli ve IMF karşıtı olmadığını vurgulamak için aldığını, iş dünyasına bir güven mesajı vermek istediğini, bu krediyi kullanmaya ihtiyaçlarının olmadığını söyledi. Bu sayede, hem IMF ile ilişkilerini düzelterek iş dünyasına güven verdi, hem de sol söylemlerinin gereğini kısmen yapmış oldu.
*
İktidarının üçüncü yılında ise, ülkesini IMF denetiminden tamamen kurtardı.
*
Partizanca bir tutum içine girmeyerek deneyimli-vizyon sahibi bir ekip kurdu. Yönetim becerisini ön plana aldı ve eski yol arkadaşlarını da ihmal etmedi. Görev verdiği bakanlarını iki yıl denedi ve performansını yetersiz bulduklarını değiştirmekte cesur davrandı.
*
Liberal bir başkan yardımcısı tercih etti.
İki eski deneyimli diplomatı Dışişleri Bakanı ve Savunma Bakanı yaptı (Savunma Bakanlığı görevini daha sonra, Alencar’a devretti).
Ülkenin en popüler müzisyeni Gilberto Gil’i Kültür Bakanı yaptı.
Aynı zamanda eski bir lastik işçisi olan Marina Silva’yı Çevre Bakanı yaptı.
Bir gecekonduda yaşayan Bayan Benitida da Silva’yı Sosyal Kalkınma Bakanı yaparak geldiği sosyolojik tabana mesaj verdi ve süratle sosyal güvenlik reformu yaptı (Sonra bu bakanını da eski bir belediye başkanı olan Ananias’la değiştirdi).
*
Büyük toprak sahibi Roberto Rodriguez’i Tarım Bakanı yaparken, seçimlerde Lula’nın muhalifi olmasını, rakibini desteklemesini hiç önemsemedi ve yeteneğe değer verdiğini söyledi (Rodriguez aynı zamanda, şeker kamışından araç yakıtı üreten büyük işletmelerin sahibi)
*
Ülkenin en büyük beyaz et şirketinin CEO’su Furlan’ı, Sanayi Bakanı yaptı. (Furlan’la yaptığım görüşmede, hiçbir siyasi kimliğinin olmadığını, sadece bilgi ve deneyimi nedeni ile Lula’nın bu görevi teklif ettiğini söylemişti.)
Eski bir Troçkist olan arkadaşı, tıp doktoru, Antonio Palocci’ye Maliye Bakanlığı’nı verdi. Ekonomiden hiç anlamadığını söyleyen Palocci, bunun aslında en büyük avantaj olduğunun altını çizerek, prensipleri ve yönetim becerisini ortaya koydu.
*
Lula’nın en büyük mücadelesi, ülkedeki rüşvet, açlık ve yokluktu. Sıfır açlık söylemiyle yola çıkan başkan, ‘Ülkemde her vatandaşın günde üç öğün yemek yediğini gördüğümde hayatımın görevini yerine getirmiş olacağım’ diyerek siyasal kimliğinin felsefesini de ilan etmişti. 10 milyon insana yeni iş imkanı sağlamak gibi iddialı bir söylemle yola çıkan Lula’nın, öncelikli hedef kitlesi kazancı günde 1 doların altında olan 44 milyon Brezilya’lı oldu.
*
Küreselleşme karşıtı söylemlerini, başka bir dünya mümkün sloganıyla, sosyalizm söylemlerini de toplumsal sözleşme gibi kavramlarla yumuşattı ve tüm ülkeyi hedef alarak, herkesi kucakladı.
Pek çok farklı etnik kökenden gelen Brezilya halkında, yeni bir Brezilyalılık ruhu ve heyecanının şekillenmesinde Lula’nın ulusal onura verdiği değer, büyük önem taşıyor.
BİR ŞARKISIN SEN

EĞİTİMDE BEDEN DİLİNİN ÖNEMİ

Uzm. Süleyman HECEBİL
Eğitimde beden dilinin önemi nedir?
*
Siz benim için önemli ve değerlisiniz
Başaracağınıza inanıyorum ve size güveniyorum.
Bu süreçte sizinle birlikteyim ve yanınızdayım.
İster öğrenin, ister öğrenmeyin beni ilgilendirmiyor.
Sizden ne köy olur, ne kasaba.
Ne talihsiz bir öğretmenim k, bu sınıftayım.
Zil çalsa da sizden kurtulsam.
Sınavda ben size gösteririm.
*
Öğrencilerin derse olan ilgisini ayakta tutmanın belki de en önemli koşulu sınıftaki öğrencilerin öğrenme özelliklerini (stillerini) tanımak, dersi, birden fazla duyuya hitap edecek biçimde planlamaktır. Derslerin çok çeşitli araç-gereçten yararlanılarak işlenmesi hem öğrenmeyi kolaylaştıracak, hem de derslerin keyifli olmasını sağlayacaktır.
İstenmeyen bir davranışı ortaya çıktığında çocuk, önce uygun bir biçimde uyarılıyor.
Davranış devam ederse ses tonu biraz yükseltiliyor.
Ses tonunu yükseltmek bir işe yaramazsa, yüksek sesle uyarmanın yanı sıra el kol hareketleri başlıyor, yüzler kızarıyor, gözler kısılıyor.
Unutmayalım ki çocuklar dünyayı anne babanın gözünden bakarak tanıyorlar, anne babayı model alıyor ve davranışlarını taklit ediyorlar.
