HAYAT BİR ÇOCUĞA NASIL ANLATILMALI?


Arkadaşımın kızı bir yaşına gelmişti, 'Sen eğitimcisin, neler öğretmem gerekiyor, bazen kendimi çok çaresiz hissediyorum' dedi. Sorusu kolaydı ama yanıtı zordu, akıl vermesi basitti ama uygulaması karmaşıktı, anlatmaya başladım:


Annelik uzun zaman alan ve günün yirmi dört saati devam eden adı 'insan yetiştirmek' olan bir iş. Bir kere bilmelisin ki, zaman alacak. Neye zaman harcarsan onun karşılığını alırsın. İşine zaman harcarsan işinden, eşine zaman harcarsan eşinden, çocuğuna zaman ayırırsan da ondan karşılığını alırsın.Yapabiliyorsan gözyaşlarını tutmamasını öğret, acı çekmeden olgunlaşamayacağını…



Kıskanmamayı öğret ona, arkadaşının başarısından mutlu olmayı, birlikte sevinçleri paylaşmayı, içinden 'neden ben değil de o?' demeden…



Kazanmaktan mutluluk duyup içine sindirmeyi, ama aynı zamanda kaybetmeyi öğrenmesini. Çünkü bir adım sonrasında görünüşte galip olanları gösterecek ona. Her şeyin bir sonu olduğunu öğret. Sahip olduğu bütün değerlerin bir gün keyif vermeyebileceğini, kazanılan ve harcananın bir sonu olduğunu.


Gidilen yerlerin zamanla bıkkınlık verebileceğini, her şeyi tüketebileceğini, tüketemeyeceği tek şeyin bilgi olduğunu öğret.Kitaplardan keyif almasını.Ders çalışmak istemiyorsa zorlanmamasını , ama okumayı sevmesini öğret ona. Elbet er ya da geç alacaksın biliyorum, ama mümkün olduğunca geç al ona bilgisayarı.Ona kendisi ile kalacağı sakin zamanlar ver, sıkılmayı öğret ona,sıkılıp ta kendini yönlendirmeyi bulmasını.


Doğaya götür onu, hayvanlardan korkmaması gerektiğini öğret. Arıların bizi sokmasından çok, nasıl bal yaptığını anlat. Doğanın kendi içindeki gizemini bulmasına yardımcı ol, yağmurdan sonraki toprak kokusundan keyif almasını sağla.Soğuk kış gecesinde ateş yakmayı öğret, belki büyüdüğünde bir gece sevgilisine ateş yakar ve belki binlerce yıldızın altında birbirlerine sarılırlar,bunu öğretmemiş diğer sevgililerin aksine…



Şartlar çok zor olsa da yalan söylememesi gerektiğini öğret ona.Kazandığı elli milyonun piyangodan çıkan beş yüz milyardan çok daha keyifli olduğunu öğret.Alın terine saygıyı öğret ona.


Aşk acısı çekmenin hiç âşık olmamaktan daha güzel bir duygu olduğunu öğret.Kendi doğruları üzerinden kimsenin onu yargılamasına izin vermemesi gerektiğini öğret,başkalarını da kendi doğruları üzerinden yargılamamayı. …



Bunun başkalarını dinlememek olduğunu değil, söylenenleri kendi eleğinden geçirmesi gerektiğini öğret.Kendi fikirlerine inanmanın güzelliklerini anlat.Hayatı sorgulamayı öğret ona…


Bilginin en büyük güç olduğunu öğret.Yapabilirse bunu en büyük fiyata satmasını, ama kalbini ve ruhunu kendisine saklaması gerektiğini öğret. Haklı olduğu konuda sonuna kadar diretmesini öğret ve haklıyken dik durmasını.


Günün birinde yaptıkları değil yapmadıkları için pişmanlık duyabileceğini öğret.


Basit yaşaması gerektiğini öğret ona, çay içmekten keyif almayı…'İstemiyorum','hayır' demeyi öğret ona, istediğinde ise 'istiyorum' demeyi.



Sevdiğinde ise'seni seviyorum' diyebilmeyi öğret ona. Bir kot pantolon ve tişörtle üniversiteyi bitirmeyi öğret ona. Temiz kokmasını…


Sorgusuz sevmeyi… El yazısı ile notlar yazmayı… Lafı dolandırmamayı ….Sevdiklerinin hiçbir zaman çantada keklik olmadığını, dostluğa yatırım yapması gerektiğini, kıymetini bilmeyenlerden uzaklaşmasını öğret ona. Müziği sevmesini, sporla barışık yaşamasını.


İşlerin hiçbir zaman bitmediğini söyle ona, en yoğun zamanda bile kendine vakit ayırması gerektiğini öğret… Ama en çok da kendini sevmesini öğret… Kendini sevmezse kimsenin onu sevmeyeceğini. ..Kendine çiçek almazsa kimseden çiçek beklememesi gerektiğini.. . Kendine özenli yemekler yapıp sofralar kurmazsa kimsenin onun için yemek hazırlamayacağını…Hayatta her şeyden çok kendisinin önemli olduğunu öğret ona…


Aylin Kotil


BIRAKMA BENİ

Bob Dylan Blowin' In The Wind



BOB DYLAN - Blowing in the Wind (1971) - video powered by Metacafe





How many roads must a man walk down

Bir adamın katetmesi gereken ne kadar yol var

Before you call him a man?

Ona erkek demeniz için

Yes, 'n' how many seas must a white dove sail

Evet, ve kaç deniz aşmalı beyaz bir güvercin

Before she sleeps in the sand?

Kumlarda uyumadan önce

Yes, 'n' how many times must the cannon balls fly

Evet, ve top gülleleri kaç kez atılmalı

Before they're forever banned?

Sonsuza dek yasaklanmalarından önce

The answer, my friend, is blowin' in the wind,

Cevap, dostum, rüzgarla esiyor

The answer is blowin' in the wind.

Cevap rüzgarda uçuyor

How many times must a man look up

Bir adam kaç kez yukarı bakmalı

Before he can see the sky?

Gökyüzünü görebilmesi için

Yes, 'n' how many ears must one man have

Evet, ve bir adamın kaç kulağı olmalı

Before he can hear people cry?

İnsanların ağladığını duyabilmesi için

Yes, 'n' how many deaths will it take till he knows

Evet, ve kaç ölüm olmalı onun bilmesi için

That too many people have died?

Ne kadar çok insanın öldüğünü?

The answer, my friend, is blowin' in the wind,

Cevap, dostum, rüzgarda esiyor

The answer is blowin' in the wind.

Cevap rüzgarda uçuyor

How many years can a mountain exist

Kaç yıl geçmeli bir dağın varolabilmesi için

Before it's washed to the sea?

Suyla yıkılmaması için

Yes, 'n' how many years can some people exist

Evet ve kaç yıl geçmeli bazı insanların yaşayabilmesi için

Before they're allowed to be free?

Özgür olmaları için izin verilmeden önce

Yes, 'n' how many times can a man turn his head,

Evet ve bir adam kaç kere çevirebilir başını

Pretending he just doesn't see?

Sadece görmemek için

The answer, my friend, is blowin' in the wind,

Cevap, dostum, rüzgarda esiyor

The answer is blowin' in the wind.

Cevap rüzgarda uçuyor

SOYADI

1934 yılında soyadı kanunu çıktı, her Türk kendine bir soyadı alacaktı.Herkes kendi soyadını kendisi seçtiği için insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı..Dünyanın en cimrileri 'eli açık', dünyanın en korkakları 'yürekli', dünyanın en tembelleri 'çalışkan' gibi soyadları aldılar.Bir mektup yazabilecek zamanda ancak imzasını atabilen bir öğretmenimiz kendisine 'çevikel' soyadını almıştı.Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan, özellikle Türklüğü karışık olanlar ırkçılığı anlatan soyadlarını kapışıyorlardı. Her türlü yağmada hep sona kaldığım için güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana, ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından, kendime 'nesin' soyadını aldım. Herkes 'nesin' diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim.
Aziz Nesin Gökten elmalar düşmüş...Ne olduğunu bilenlerin başına...!

KENDİNİ BİLECEKSİN





Kenan Doğulu Rütbeni Bilicen Şarkı Sözü
Sen bu yollara yeni girmek isterken
Biz geri dönüyorduk
Mütevazi ol biraz
Eksiltip söyle
En muhteşem sen olamazsın
Küçük dağları sen yarattın sanki
İnsanlığı sen kurtardın
Kahramansan hani nerdesin?
Neydim demeyip noldumcular
Hep tepetaklak savruldular
Nankörlük hain huy yandılar
Ustam eyvah diyecek
Rüzgar çok sert esecek
İyilikten vazgeçecek
Acı biberi diline kaşık ile sürecek
Sen hep kendini bilicen
Geçme sınırını çizicen
Önce rütbeni bilicen
Herkes kendini bilecek
Durma sınırını çizecek
Kendi restini çekecek
Bu alemde kendini bilicen
Geçme sınırını çizicen
Önce rütbeni bilicen
Artık herkes kendini bilecek
Durma sınırını çizecek
Kendi restini çekecek
Hak ararken yine haddini aştın
Bu cesaret bardaktan taştı
Saygılı ol biraz çamursuz güneş
Emeğe saygı bu kadar mı
Küçük dağları sen yarattın sanki
İnsanlığı sen kurtardın
Kahramansan hani nerdesin?
Neydim demeyip noldumcular
Hep tepetaklak savruldular
Nankörlük hain huy yandılar
Ustam eyvah diyecek
Rüzgar çok sert esecek
İyilikten vazgeçecek
Acı biberi diline kaşık ile sürecek
Sen hep kendini bilicen
Geçme sınırını çizicen
Önce rütbeni bilicen
Herkes kendini bilecek
Durma sınırını çizecek
Kendi restini çekecek
Bu alemde kendini bilicen
Geçme sınırını çizicen
Önce rütbeni bilicen
Artık herkes kendini bilecek
Durma sınırını çizecek
Kendi restini çekecek

MICHAEL JACKSON


Michael Jackson öldüğünde 51 yaşındaymış. Oysa insan onun dünyalı olmayan bir yaşta donup kaldığını sanıyor şuursuzca. Artık çocuk olmayan ama yetişkin de olamayan bir araf yaşta. Masal dünyasında yaşasaydık, şahane Peter Pan olurdu.
"Büyümek istemiyorum" der çocuk kalırdı; "Siyah olmak istemiyorum" der beyaz, "Bu burundan nefret ediyorum" dediğinde hop, yeni bir burun!... Ebediyen çocuk diğerleriyle beraber bir yataklarda yatıp neşeyle sürdürebilirdi sonsuz ömrünü. Ama buralarda yaşadığı için kompleksli bir siyah, estetik ucubesi, en nihayet de çocuk tacizcisi olarak damgalandı.
Jackson'ın hayatı, ismiyle özdeşleşen dansı moonwalk, ay yürüyüşü gibiydi; biz sıradan ölümlüler onun ileri doğru adım attığını sanırken o aslında geri, habire geri yürüyordu. Fabrika işçisi olan babası, diğer kardeşleriyle beraber beş yaşındaki Michael'ı da sürmüştü sahnelere. Çocuklar iyi para kazanıyordu. Konser veriyor, plak dolduruyor, barlarda yetişkinleri eğlendiriyor, yetişkin anne-babalarına para kazandırıyorlardı. Baba Jackson, ütü kordonuyla, kemeriyle dövüyordu onları çocukça davrandıklarında. Michael, babasını gördüğünde korkudan kusmaya başlıyor; korumaların kolları arasında bayılıyordu. Gizli, sınırları müphem olması gereken çocukluk evresi birtakım banknot hesaplarının içinde ve milyonların gözü önünde geçmişken... Önce boş oyunlar oynayan bir çocuk, sonra para kazanan bir yetişkin olması gerekirken; önce para kazanan bir çocuk, sonra boş oyunlar oynamak isteyen bir yetişkine dönüştüyse suç onun muydu? Madem sahnede yerçekimine ve mecburi ileri yürümeye meydan okuyabiliyordu; neden gerçek yaşamda da yapamasındı?
2.700 dönümlük bir araziye kurulu dev bir çiftlik satın aldı. Masal aparatları ve oyuncaklarla donattı orayı. Bir sürü de çocuğu toplayıp çevresine, Neverland tabelasını astı. Ebedi çocukluğun mekanı! Bu çakma Neverland, çocuk tacizi suçlamalarıyla patladı. Jackson kendini savunurken bile suçlamayı anlamakta güçlük çekiyordu. Oyun arkadaşlarıyla yatağını paylaşmasında kötü olan ne vardı?
Olamayan Peter Pan, üç de Wendy soktu hayatına. Masalda bile bu ilişki yürümemişken; Jackson'ınkiler de kısacık zamanlarda dikiş attı. Baba olmayı denedi. Öz çocuklarından birini severken pencereden sallandırması olay oldu. Oyun arkadaşlığından çıkıp babalığı beceremedi. Kendi çocukluğunun odasına kilitli kalmışken... Kapıdaki küçük gözden, her şey oyun arkadaşı gibi görünüyordu.
Nasıl bir yetişkin olmayı reddedişi Peter Pan'ın kan can bulmuş hali olduysa gerçek dünyada; cilt renginin siyahlıktan beyazlığa dönüşü de ırksal ezilmenin simgesi oldu. Jackson, bu değişimi nadir görülen bir hastalığa bağlıyordu. Cildinde beyaz noktalar belirmeye başlamış; başa çıkmayınca çareyi kalan kısmı da beyazlatmakta bulmuştu. Ne var ki siyah ırka atfedilen burun biçimini de değiştirmesi bu iddiasını iyice inanılmaz kıldı. Bir siyahın beyaza dönüşmesi, ırksal referanslar adına öyle uç bir canlandırmaydı ki, türlü efsaneyi peşi sıra sürükledi. Oksijen çadırında uyuduğu, ölümsüzlük veren birtakım bitkiler satın aldığı, havaalanında burnunun yere düştüğü ve korumalar tarafından toplandığı iddia ediliyordu. Yaptığı hiçbir davranış insani zaaflar ve niyetlerle adlandırılamayacak kadar uç olduğundan, Jackson, bir insan olmaktan çıkıp grotesk bir figüre dönüştü.
Oysa ölüm, onu yeniden insanlaştırdı sanki. Çevresine topladığı çocuklara verdiği iddia edilen zararlar, kendi çocukluğunda maruz kaldığı ağır suistimal, çocukluğunu geri almak için verdiği nafile ve acıklı çaba... Ömrünün son zamanlarında yalnızlıktan yakındığını söylüyor arkadaşları... Yetişkinliğinde her ne yapmış olursa olsun; ölümden sonra, hep arzuladığı o mutlak çocukluğa nihayet dönmüş olmasını dilemeden edemiyor insan. Bu sefer ütü kordonları, kemerler ve yük hayvanı gibi çalışmalar olmaksızın...

ÖMER MAÇKA'YA



Yazamadın mı bir yazı
Ömer Maçka’ya Maçka’ya

Bu sitem bir ince sızı
Siner Maçka’ya Maçka’ya

Dağlarında çam ormanı
Havası gönül dermanı
Dere boyunca dumanı
Siner Maçka’ya Maçka’ya

Yelde kemençe sezilmiş
Çamlar horona dizilmiş
Türkünün dili çözülmüş
Yanar Maçka’ya Maçka’ya

Dağlarında çam ormanı
Havası gönül dermanı
Dere boyunca dumanı
Siner Maçka’ya Maçka’ya

Ufacık bir maçka deresiyim
İki dağın arasından akarım
Nice pınar suyu karışır mayama
Çocuklar yüzmeyi bende öğrenir

Bende öper gibi ayaklarını yıkarım
Yaz başlarında bişey bulanık aksamda merak etmeyin
Tertemiz köpük akarım

Ufacık bir maçka deresiyim
Ama
Doğrudan denize akarım
Denize

KRİZ ÇOCUK İŞÇİLERİ ARTIRIYOR

ILO, Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü dolayısıyla uyardı:Küresel kriz, başta kız çocukları olmak üzere artan sayıda çocuğu, çocuk işçiliğine itiyor. ILO'nun son küresel tahminlerine göre, 218 milyon çocuk ve 100 milyon kız çocuğu, çocuk işçi durumunda bulunuyor ve pek çoğu "çocuk işçiliğinin en kötü biçimleri" olarak kabul edilen işlerde çalışıyor.
*
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), küresel krizin, başta kız çocukları olmak üzere artan sayıda çocuğu, çocuk işçiliğine ittiği uyarısında bulundu.
*
ILO, Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü ile 182 Sayılı Çocuk İşçiliğinin En Kötü Biçimlerinin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi'nin kabul edilmesinin 10. yıl dönümü dolayısıyla başta ILO merkezinin bulunduğu Cenevre'de Genel Direktör Juan Somovia'nın da katıldığı etkinlikler gerçekleştirdi.
*
Örgüt, konuyla ilgili yayımladığı bildiride, bu yıl daha fazla risk altında oldukları için "kız çocuklarına" vurgu yaptı. Bildiride, "küresel krizin başta kız çocukları olmak üzere artan sayıda çocuğu, çocuk işçiliğine ittiği" belirtildi.
*
Örgütün, "Kızlara Bir Şans Verin: Geleceğin Anahtarı Çocuk İşçilikle Mücadele" isimli bir rapor hazırladığı anımsatılan bildiride, söz konusu raporda, son dönemde yapılan küresel tahminlere göre, çocuk işçi sayısında düşüş olmasına rağmen küresel krizin bu gelişmeyi erozyona uğrattığına yer verildiği ifade edildi.
*
Rapora göre, pek çok ülkede okula gidecek çocuk tercihi yapılırken öncelik erkek çocuklara veriliyor, bu nedenle kriz döneminde kız çocuklarının okullarından alınarak çocuk işçiliğe zorlanma tehlikesi yükseliyor.
*
Kriz döneminde milli eğitime ayrılan kaynağın küçülmesi de çocuk işçi sayısında artışa neden olan bir diğer faktör olarak ortaya çıkıyor.
*

ILO'nun son küresel tahminlerine göre, 218 milyon çocuk ve 100 milyon kız çocuğu, çocuk işçi durumunda bulunuyor ve pek çoğu "çocuk işçiliğinin en kötü biçimleri" olarak kabul edilen işlerde çalışıyor.

EZBERCİ EĞİTİM


'Ezberci eğitim', skolastik düşüncenin değil, 'Aydınlanma'nın bir sonucudur.

*

Hukuk demek, kanun demek değildir. Hukuk fakültesinde öğrenciyken rahmetli Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, sınıfta, bize bir 'Larousse Mehmet' hikayesi anlatmıştı.

*

Mehmet adında bir arkadaşı Fransızca öğrenmek için, Fransızların o ünlü Grand Larousse Ansiklopedisinin ciltlerini (sanırım 24 cilttir!) önüne çekmiş, ilk cildinin ilk maddesinden başlayarak ezberlemeye koyulmuş. Larousse'u baştan sonra ezberlerse, Fransızca öğreneceğini sanıyormuş Mehmet...

*

Velidedeoğlu hoca da, Medeni Hukuk'u öğrenebilmek için, Medeni Kanun'u ezberlemenin bir anlamı olmayacağını; çünkü nasıl Fransızca öğrenmek Grand Larousse'u baştan sona hatmetmek demek değilse, Medeni Hukuk'u öğrenmenin de Medeni Kanun'u ezberlemek anlamına gelmediğini söylemişti... Rahmet istedi!

*

Şimdi bunu neden hatırladım? Bu, acaba 'ezberci eğitim' dediğimiz yanlış ve sakîm eğitimin bize dayattığı bir şey olmasın? Ezberlemenin, din eğitiminin bir gereği olduğundan, dolayısıyla da ezberci eğitimin dinî eğitimin 'olmazsa olmaz' koşulu sayılmasından mıdır yoksa? Dinî eğitimin kural ve yöntemlerinin, seküler eğitim alanına taşınmasının sonucu mudur, ezberci eğitim?

*

Eğer böyleyse, mesele, din eğitiminin de sadece ezberlemekten ibaret olduğu gibi fevkalade vahim bir Skolastik hatadan kaynaklanıyor. Nasıl ki bir dili öğrenmek, bir hukuk düzenini öğrenmek, sadece o dilin lügatini veya o hukuk düzeninin kanunlarını ezberlemekten geçmiyorsa, bir dini öğrenmek de o dinin kutsal kitabını ezberlemekten geçmiyor. Bir dil sadece onun lügatine (sözdağarına), bir hukuk da, sadece onun sözdağarı sayılabilecek olan kanun maddelerine indirgenemiyorsa, bir din de sadece onun kutsal kitabının lafzına indirgenemez. Din ve kanunlar, onların lafızlarından, lafızlarının ezberlenmesinden ibaret değildir çünkü. Kanunların bir 'mana'sı, bir ruhu olduğu gibi, kutsal kitabın da bir ruhu, bir manası vardır. İslam'da tefsir ve te'vil geleneği de, kutsal kitabımız olan yüce Kur'an-ı Kerim'in sadece lafızdan ibaret olmadığını gösterir.

*

Dolayısıyla, bugün seküler eğitim alanında sıkça görüp şikâyetçi olduğumuz ezberci eğitimi, din eğitiminin Skolastik yani ezberci, yöntemlerinin seküler alana bilinçdışı bir kalıntı (survivance) olarak taşınması ile açıklamak asla doğru değildir. Çünkü İslam veya herhangi bir semavî din, kutsal kitapların ezberlenmesi ile ne yetinmiştir ne de din bu ezberle hayata geçirilmek imkânını bulmuştur. Şunu söylemek istiyorum: Din, asla ezberci ve Skolastik bir disiplin değildir. Yüce kitabımızın bizi sürekli 'taakkul ediniz!' diye uyarması bundandır. Elbette ve ancak, Kitab'ın lafzı ile ruhu arasında bir çelişkiye düşmeden!..

*

Bakınız, aslında ezbercilik, bana göre elbet, Skolastik düşüncenin değil, tam tersine, Aydınlanma (evet, Aydınlanma!) düşüncesinin bir veledizinasıdır. Nasıl mı, şöyle:

*

Büyük Fransız filozofu Jean-Paul Sartre'ın ilk romanı 'La Nausée'nin ('Bulantı') kahramanı Roquentin, Marquis de Rollebon adında bir tarihî şahsiyet üzerine araştırma yapmak üzere halk kütüphanesine gitmektedir. Orada, sürekli olarak kitap okuyan birine rastlar ve merak eder. Hangi amaçla oradadır ve niçin sürekli alfabetik bir sırayla dizilmiş olan kitapları, o sıraya göre okumaktadır? Romanda 'Otodidakt' ('kendi kendini yetiştiren') adıyla anılan bu tip, Lucien Goldmann'ın 'Aydınlanma Felsefesi' kitabından alıntılayarak söylersem, 'hicvedilen' ('satiric')' bir karakterdir. Goldmann, 'Otodidakt' karakterine yöneltilen hicvin, dikkat edilsin, 'Aydınlanmanın temel inançlarından birine' karşı olduğunu söyler. Goldmann, Aydınlanma'nın bu temel inancını şöyle dile getirir: 'Bilginin, ansiklopedi ve sözlükler aracılığıyla alfabetik olarak düzenlenmiş bölümler içinde aktarılabileceği inancı...'

*

Görülüyor: Hıfzı Veldet hoca'nın Fransızcayı 'Grand Larousse' Ansiklopedisini 'A' harfinden başlayarak' ezberleyince öğreneceğini zanneden Larousse Mehmet'i ile bilgiyi, kütüphanede alfabetik sırayla dizilmiş kitapları 'A' harfinden başlayarak o sırayla okuduğunda elde edeceğini zanneden 'Otodidakt'ı arasında hiç fark yok! İkisi de, Skolastiğin değil, Aydınlanma ansiklopediciliğinin . H.YVUZ

OĞULCAN KAHRAMAN İLE ŞAİR REFİK UĞUR


SÖYLEŞİYE GİRİŞ

Toplumsal yaşamda sanatın sanatsal yaşamda da şiirin önemli bir yeri vardır. Toplumcu ve gerçekçi şairler, şiirinin topraklarına ülkelerinin bayraklarını diken sanatçılardır.Biz de, aşağıdaki söyleşiyi bu anlayışla gerçekleştirip, okurla paylaşmayı düşündük.

*

Soru: Kendinizi tanıtır mısınız?

*

Yanıt: Kayseri’ye bağlı Sarıoğlan’ın Kadılı Köyü’nde doğdum(1947).Koşulların uyarınca iş gücümü birleşik pazarladığım askerlik mesleğinden emekli oldum(1988). Eşim ve iki oğlumun kaybıyla sonuçlanan trafik terörünün iki ağır darbesi, zora dayanmanın örneğinden başka, süre gelen edebiyat yaşamımın da dönüm noktası oldu.

*

Bazı demokratik kitle örgütlerine üyeliğimin yanı sıra Halkevi Yazmanlığı, İşçi Sağ-lığı ve Meslek Hastalıkları Derneği İzmir Şube Başkanlığı Görevlerinde bulundum.

*

Çıra Olduk Çaylarda (1988),Acıların Irmağı Dirence Meme (1992),Kendini Sınayan Özlem (1999) ve Renginden Yanan Güller (2005) adındaki yapıtların yazarı olup, dergilerde, gazetelerde şiir ve yazılarımın yayınını sürdürmekteyim.Ayrıca Dil Derneği, Edebiyatçılar Derneği ve Türkiye Yazarlar Sendikası’nın üyesiyim.Edebiyat yaşamın kimi antoloji ve yazarlar ansiklopedisinde yer almış bulunmaktadır.Yazın yaşamında bir
birincilik, bir de özel ödülün sahibiyim.

*

Soru: Şiir nedir, kısaca anlatır mısınız?
*

Yanıt: Şiir, kısaca azaltarak çoğaltma sanatıdır.Şiir, kendi dışındaki bütün sanat dallarının temel öğesidir.Sözlü ve yazılı anlatımda şiirle öteki türler arasında önemli ayrıcalıklar vardır.Düz yazıda bir olay olabildiğince çoklu sözcüklerle dile getirilir.Şiirde ise, bu iş az sözcüklerle yerine getirilir.Örneğin;”Halk içinde bir nesne yoktur devlet gibi/olmaya devlet cihanda bir nefes sihhat gibi(Kanuni Sultan Süleyman). “

*

Soru: Şiir yazmaya ne zaman başladınız?

*

Yanıt: Şiire ilkin ilkokul öncelerinden başladım.Bu, babamın destan okumasından bir tür esinlenme biçimidir.İlkokulla birlikte yazılı yaşama kavuşmak şiire, güzel sanatlara, biraz daha yaklaşmamın da eş değeri sayılır.Bendeki bu etkilenme biçimi öğrencilik yaşamımla birlikte süregelmiştir.Uzun yıllar alt yapımı kültür taşlarıyla doldurmanın ardından yazmaya başladım.Yazma eyleminde, özel olarak zorlu yaşam koşullarımın da dürtüsü yadsınamaz.İlk şiir kitabımı 1988 yılında(askerlik mesleğinden ayrıldığım gün) yayınevinden teslim aldım.İkinci kitabım İstanbul-Alev Yayınlarından çıktı(1992).Üçüncü ve dördüncü kitaplarım İzmir-Etki ve Birleşik Yayınlarından okura ulaştı(1999,2005).

*

Soru: Şairliğinizin nedeninden söz eder misiniz?

*

Yanıt: Toplumların değişim ve dönüşüm süreçlerinde şiirin birincil derecede etken olduğunu bilenlerdenim.Pablo Neruda, Nazım Hikmet, Carsia Lorca, Aragon, Yorga Seferis, Ritsoz vb. şiirlerinin coğrafyasına halklarının bayraklarını diken şairlerden yalnızca bazılarıdır.Bunlara halk edebiyatından Pir Sultan’ı, Dadaloğlu’nu, Karacaoğlan’ı vb. eklemek ayrıca bir saygı gereğidir.Bir çok ünlü romancılarımız(Fakir Baykurt, Aziz Nesin vb.)”Eğer şiirde başarılı olabilseydim, düzyazı sanatına girmez, orada kalırdım. “ demişlerdir.Bu yaklaşım şiir sanatının önemini ve zorluğunu ortaya koymaktadır.

*

Bu ve buna benzer durumlar göz önüne alındığında şiir sanatını sürdürmemin, topluma yararlı olabileceğine inandım. Üstelik donanımımın da buna koşut düşeceği kanısını taşıdığından şiiri tercih ettim.
*

Soru: Şairlik için hangi okulları okumak gereklidir?

*

Yanıt: Şairliğin okulu yoktur, vergili değildir, ihale ile de elde edilemez.Kuralsızlık şiirin bir tür okuludur.Önemli olan şairin halkla bütünleşebilmesidir.Toplumcu, gerçekçi, sanatı toplumla paylaşabilmek, şiirin doğasıyla koşut düşen bir özelliktir.Bunun içindir ki şiiri herhangi bir okula bağlamak yanılgısına düşülmemelidir. Dahası şiir babadan oğula geçen bir olgu da değildir.

*

Soru: Şiiri, genelde hangi duygular içerisinde yazarsınız?

*

Yanıt: Genel olarak yaşamla ilgili bütün güzellikler, çirkinlikler iyilik ve kötülükten yana bütün çelişkiler, şairin şiirsel duygusunu çağrıştıran etkenlerdir.Üretim araçlarını elinde tutanların üreticilere uyguladıkları haksızlıklar, dünyayı içinde bulunduğumuz sorunlara taşıyan temel özelliktir.Çağımızda meydana gelen savaşlara harcanan yıllık paralar, dünya nüfusunu 70 yıl yaşatabilecek kapasiteye sahiptir.Bu olumsuz örnekleri sömürü kaynaklı eşitsizliğe çıkan bütün alanlara indirgeyebiliriz.Şair duyarlılığına kapı aralayan önemli nedenler değil midir, bütün bunlar?

*

Soru: Şiir konusunda sizi etkileyen şairler kimlerdir?

*

Yanıt: Üçüncü sorunun yanıtında adları geçen şairlere ek olarak Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ahmet Arif, A. Kadir, Enver Gökçe, Mayakovski, Ömer Hayyam vb.
*

Soru: Şiir, sanat, toplum konularında sıkça söyleşi ve etkinliklere katıldınız mı?

*

Yanıt: Şiir, sanat ve toplumsal konularda yaklaşık bine varan etkinliklerde bulundum.Adana, Gaziantep ve İsviçre’de(bir kez olmak üzere) sayılı etkinlikler ger-çekleştirdim.Etkinliklerimin çoğunluğu İzmir, Manisa ve yörelerinde gerçekleşmiştir

*

Soru: Örgütsel anlamda kendinizi ya da birlikte çalıştığınız grubunuzu nasıl tanımlamaktasınız?

*

Yanıt: Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi kavramı temelde kalmak üzere, bir ara kendimizi İzmir Yazarlar Platformu, ardından da Toplumcu Yazarlar Grubu olarak tanımladık.Şimdiyse yine sonuncu adı taşıyan dört kişilik bir grupla, ünlü şairimiz Nazım Hikmet’in eserleri ”Şeyh Bedreddin Destanı “ ve ”Kuvayî Milliye Destanı“nı seslendirmekteyiz.Söz konusu dört kişilik grubun üçü bundan önceki yıllarda Türkiye Yazarlar Sendikası’nın(İzmir temsilciliği) yönetiminde bulunan şairlerdir.

*

Soru: Şiire ve sanata gönül veren gençlere neler önerirsiniz?

*

Yanıt: Birinci önerim, gençlerimizin kültür temellerini Gutenberg yazılı taşlarla örmeleridir.Ancak daha sonraki süreçlerde kültür yozlaşması ve dil kirlenmesinin önüne bu şekilde geçilebilecektir.Söylenmesi gerekenin özeti:İçinde yaşambilim süreci bulunan yumurtaya, dıştan gerekli ısı verildiği hallerde civciv elde edilebileceği gerçeği, gözden ırak tutulmamalıdır.

*

Soru: Yazarlık yaşamınızda hiç yasal kovuşturma geçirdiniz mi?

*

Yanıt: Evet, Sivas katliamını basın yoluyla kınamaktan beş buçuk yıl süreyle yargılandım ve aklandım.
*

O.Kahraman: Benimle bu söyleşiyi yaptığınız için çok teşekkür ederim.

R.Uğur: Asıl ben teşekkür ederim ve başarılarının devamını dilerim.

Brezilya Devlet Başkanı Lula'dan Ekonomi Dersleri


1945’te küçük bir köyde doğdu. O yıllarda tüm ülkede hakim olan açlık ve sefalet, Lula’nın köyünde daha fazla hissediliyordu…Luiz Inacio Lula da Silva…
*
O yıllarda tüm ülkede hakim olan açlık ve sefalet, Lula’nın köyünde daha fazla hissediliyordu. 7 çocuklu ailesine bakamayacağını anlayan baba, köyünden ayrıldı ve Sao Paulo yakınlarında bir limanda ekmek parası kazanmaya başladı.
*
İlk zamanlar ailesine gönderdiği para düzenliydi ve kıt kanaat de olsa yetiyordu. Çocuklarını hem büyütmek hem de okutmak için mücadele eden anne, paranın arkası kesilince, kendini bekleyen sürprizden habersiz, eşinin yanına gitti. Oysa eşi, zavallı aileyi çoktan terk etmiş, başka bir kadınla yaşamaya başlamıştı.

*
Bu acı sürprizle yıkılan anne, 7 çocuğunu da yanına alarak kendi mücadelesini vermeye başladı. En büyük yardımcısı ise, evin reisliğini üstlenen 8 yaşındaki Lula’ydı.

*
Aile, Sao Paulo’ya göç etti ve okulu bırakan Lula çalışmaya başladı. O yıllarda, bir gün, dünyanın diploması olmayan tek devlet başkanı olacağı, aklından bile geçmiyordu. Ayakkabı boyacılığı yaptı, simit, şeker ve sakız sattı.
*
Maden işçiliği yaptığı dönemde, tornada serçe parmağını kaybetti. Bu belki de, sendika başkanlığından, işçi partisi liderliğine oradan da devlet başkanlığına taşınan yaşam öyküsünün en sembolik anılarından biri oldu.

*
14 yaşında otomobil fabrikasında çalışmaya başladı ve hemen ardından sendika üyesi oldu. Artık, işçilerin haklarını yüksek sesle savunan ve dikkat çeken bir gençti. O yıllarda olgunlaşan sempatik, samimi ve keskin karakteri, daha sonra, halkın gönlünde taht kurmasına neden olacak kişiliğini oluşturmuştu. Başarıları, onu metal sendikası başkanlığına taşıdı.

*
Çile ve mücadele dolu yaşamına, cezaevi günleri de eklendi.

*
1980’de İşçi Partisi’ni kurdu. Ard arda gelen üç seçim yenilgisinden hiç yılmadı. 22 yıllık mücadelesinde insanlar ona inandı ve 27 Ekim 2002’de ikinci turda, oyların % 61.3 ünü alarak devlet başkanı oldu.

*
Seçimlerden önce, IMF ve küreselleşme karşıtı sol söylemler, Lula’nın trendini önlenemez bir şekilde yükseltmişti. Aslında trendin yükselmesinde temel neden, ülkedeki yolsuzluk ve rüşvetin en üst düzeye çıkması, gelir ve refah dağılımındaki dengesizliğin boyutlarının çok artmasıydı.

*
İş dünyası, bu yükselişe kayıtsız kalmadı ve Lula ile işbirliğine gitti. O da, bütün ülkenin başkanı olacağının altını çizdi ve en stratejik ittifakını yaparak, muhafazakar eğilimli Liberal parti ile el sıkıştı. Bu partinin başkanı Jose Alencar’ı yardımcısı yaparak liberal zenginlerin güvenini kazandı.

*
Seçimlerden önce Cardosa iktidarının tüm IMF uygulamalarını reddedeceğini söyleyen Lula, seçimlerden sonra kendisini eleştirenlere aldırmadan yumuşama ve uyum mesajları verdi. Hatta IMF ile masaya oturdu ve yeni bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmayla, IMF 6 milyar dolar kredi verdi, ancak Lula bu krediyi, iyi niyetli ve IMF karşıtı olmadığını vurgulamak için aldığını, iş dünyasına bir güven mesajı vermek istediğini, bu krediyi kullanmaya ihtiyaçlarının olmadığını söyledi. Bu sayede, hem IMF ile ilişkilerini düzelterek iş dünyasına güven verdi, hem de sol söylemlerinin gereğini kısmen yapmış oldu.

*
İktidarının üçüncü yılında ise, ülkesini IMF denetiminden tamamen kurtardı.

*
Partizanca bir tutum içine girmeyerek deneyimli-vizyon sahibi bir ekip kurdu. Yönetim becerisini ön plana aldı ve eski yol arkadaşlarını da ihmal etmedi. Görev verdiği bakanlarını iki yıl denedi ve performansını yetersiz bulduklarını değiştirmekte cesur davrandı.

*
Liberal bir başkan yardımcısı tercih etti.
İki eski deneyimli diplomatı Dışişleri Bakanı ve Savunma Bakanı yaptı (Savunma Bakanlığı görevini daha sonra, Alencar’a devretti).
Ülkenin en popüler müzisyeni Gilberto Gil’i Kültür Bakanı yaptı.
Aynı zamanda eski bir lastik işçisi olan Marina Silva’yı Çevre Bakanı yaptı.
Bir gecekonduda yaşayan Bayan Benitida da Silva’yı Sosyal Kalkınma Bakanı yaparak geldiği sosyolojik tabana mesaj verdi ve süratle sosyal güvenlik reformu yaptı (Sonra bu bakanını da eski bir belediye başkanı olan Ananias’la değiştirdi).
*
Büyük toprak sahibi Roberto Rodriguez’i Tarım Bakanı yaparken, seçimlerde Lula’nın muhalifi olmasını, rakibini desteklemesini hiç önemsemedi ve yeteneğe değer verdiğini söyledi (Rodriguez aynı zamanda, şeker kamışından araç yakıtı üreten büyük işletmelerin sahibi)
*
Ülkenin en büyük beyaz et şirketinin CEO’su Furlan’ı, Sanayi Bakanı yaptı. (Furlan’la yaptığım görüşmede, hiçbir siyasi kimliğinin olmadığını, sadece bilgi ve deneyimi nedeni ile Lula’nın bu görevi teklif ettiğini söylemişti.)
Eski bir Troçkist olan arkadaşı, tıp doktoru, Antonio Palocci’ye Maliye Bakanlığı’nı verdi. Ekonomiden hiç anlamadığını söyleyen Palocci, bunun aslında en büyük avantaj olduğunun altını çizerek, prensipleri ve yönetim becerisini ortaya koydu.

*
Lula’nın en büyük mücadelesi, ülkedeki rüşvet, açlık ve yokluktu. Sıfır açlık söylemiyle yola çıkan başkan, ‘Ülkemde her vatandaşın günde üç öğün yemek yediğini gördüğümde hayatımın görevini yerine getirmiş olacağım’ diyerek siyasal kimliğinin felsefesini de ilan etmişti. 10 milyon insana yeni iş imkanı sağlamak gibi iddialı bir söylemle yola çıkan Lula’nın, öncelikli hedef kitlesi kazancı günde 1 doların altında olan 44 milyon Brezilya’lı oldu.

*
Küreselleşme karşıtı söylemlerini, başka bir dünya mümkün sloganıyla, sosyalizm söylemlerini de toplumsal sözleşme gibi kavramlarla yumuşattı ve tüm ülkeyi hedef alarak, herkesi kucakladı.

Pek çok farklı etnik kökenden gelen Brezilya halkında, yeni bir Brezilyalılık ruhu ve heyecanının şekillenmesinde Lula’nın ulusal onura verdiği değer, büyük önem taşıyor.

MÜŞFİK KENTER'İN SESİNDEN BİR ÖĞRETMENİN ÇIĞLIĞI - KULAK VERELİM

EUROVISION 2009 NORVEÇ FAIRYTALE

BİR ŞARKISIN SEN


Ne büyük bir hızla kanıksıyoruz yaşadıklarımızı ! Ve ne büyük bir hızla unutuyoruz dün kabul edemediklerimizi, karşı çıktıklarımızı. Birkaç yıl önce ilk popstar ekrana düştüğünde yer yerinden oynamıştı. 18 yaşını geçmiş “yetişkin”lerin katıldığı yarışma, çok konuşulmuş, çok eleştirilmişti. Çünkü orada elenenler vardı, jürinin acımasız eleştirileri söz konusuydu. Şimdi geldiğimiz noktada 9-10 yaşındaki çocuklar ekranda. Çocuklar değil şarkılar yarışıyor söylemine kolayca ikna oluyoruz. Eleme yok. Ne mutlu ! Çocuklar 20 hafta boyunca tam kadro ekranda! Bu vesileyle ekrana çıkarak kendini güncelleme imkanı yakalayan şarkıcılar performanslar hakkında olumsuz eleştiri yapmıyor. 'Mucize sesli çocuklar' sözleri dudaklarından döküldükçe gözlerimizin önünde canlı canlı yaşanan yanlışı görmüyoruz. Ya da aldırmıyoruz. Umursamıyoruz.

*

Popstar yarışmalarındaki eleme sistemi ve jürinin acımasız eleştirileri programın ilgi çekmesi ve seyredilirliğini artırmaya yönelik TV stratejisiydi. Bir Şarkısın Sen yarışmasında eleme yapılmaması, çocuklar değil şarkılar yarışıyor söylemi de aynı amaca hizmet eden stratejiler. Üçüncü haftadan itibaren çocukların hangi şehirden geldiklerinin altının çizilmesi de 'hemşehrilik yaklaşımı' altında sms oylarını artırmak için devreye sokulan taze bir taktik.

*

İki hafta önce yayınladığım 'son kullanma tarihini bekleyen çocuk starlar' başlıklı yazımla kişisel email rekorumu kırdım. Görüşlerimi paylaştıklarını yazan mesaj sahipleriyle duyarlılık noktamız aynı: okul ve oyun çağındaki çocukların bir Tv şovunda boy göstermesinin yanlışlığı. Eleme olup olmaması, çocukların yarıştırılıp yarıştırılmaması değil.

*

Bilmem dikkatinizi çekiyor mu son zamanlarda bütün yerli dizilerde çocuk oyuncular boy gösteriyor. Normalde çocuk oyuncu olmasa, anne babalar bu dizinin konusu çocuklar için uygun değil çıkarımını yapabilecekken; çocuk oyuncu yüzünden bu bakışını kaybediyor ve çocuğuyla diz dize izliyor. Bakınız Binbir Gece, Aliye, Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu, Arka Sokaklar. Seyirciyi en iyi avlama silahı çocuk. O dizilerin kadrosuna dahil olan minikler kadar ekran başındakiler de aynı şekilde etkileniyor yaşanan şiddetten, yasak aşktan, ahlaksız tekliften, depresif ruh halinden.

*

Atv, Bir Şarkısın Sen programına çok önem veriyor. Yetişkinlerin dahil olduğu popstar yarışmalarından daha kaliteli ve daha özenli bir çalışma yapıldığı hemen göze çarpıyor. Program hakkında medyada yazı çıktığında iletişime geçen tanıtım müdürü Çiğdem Hanım beni de aradı. Duyarlılığınızı çok önemsiyoruz eleştirileriniz bizim için önemli dedikten sonra aydınlatıcı bilgiler verdi.

*

Aralarında rekabet oluşmasın, arkadaşlık gelişsin diye çocukların aynı evde kalması sağlanıyor yapımcı firma tarafından. Biraz hassasiyet biraz format etkisi. Plaza bir otel söz konusu. Çoğunluğu Anadolu kökenli, anne veya babalarından birisiyle gelen çocuklar aynı okula gidiyor. Banttan yayınlanan program için cumartesi gündüz çekim yapılıyor. Hafta başında dönmeye başlayan tanıtımlara bakarak stoklu gittiklerini tahmin etmek mümkün. Hafta içi okul sonrası akşam saatlerinde 3-4 danışman eşliğinde çalışıyor çocuklar. Sahne hakimiyetleri, duruşlarındaki özgüven arka planda çok ciddi bir çalışma yapıldığının ip uçlarını veriyor zaten.

*

Program bitip 20 hafta sonra evlerine döndüklerinde hayatlarına kaldıkları yerden devam edebilsinler diye gerekli destek veriliyor dedi Çiğdem Hanım. Kaldığı yerden hayatına devam etmek. 20 hafta boyunca mucize çocuk olduğuna inandırılan, ayakta alkışlanan muhteşem sesleri ve sahne performansları sonrası hayatlarına kaldıkları yerden devam etmeleri mümkün olacak mı? Bugün bırakın ulusal bir kanalda aylarca bir şov programına katılmayı; büyük şehre gelse bir çocuk, 5-6 ay orada eğitimine devam etse ve tekrar yaşadığı yere dönse. Hem gelişte hem dönüşte uyum problemi yaşaması kaçınılmaz.

*

İçlerinden iki çocuk müzik eğitimine devam etse kendini kurtararak rol model olsa bize yeter dedi Çiğdem Hanım. Dünya hep kazananların yanında ve onların penceresinden bakıyor. Bense kaybedeceğimiz çocuklarla ilgiliyim daha çok. Kaybedeceğimiz bir çocuk, kırılan bir kalp, sönen umutlar. Küçücük yaşta başaramadım, tutunamadım, ailemin güvenini boşa çıkardım duygusunun omuzlarına yüklenmesi.

*

Sabah gazetesine verdiği röportajda sıradan bir hayat yaşamak istemiyorum diyor küçük kızlardan birisi. Anahtar cümle bu: sıradan bir hayat yaşamamak.

*

Küçücük bedenlerinden çıkardıkları büyük seslerle, büyüklerin şarkılarını seslendirerek onları eğlendirmekle mükellef 'erken büyümek zorunda bırakılan çocuklar'.

*Sesleri kısılır diye koşmalarına izin verilmeyen çocuklar onlar. Bütün titizlenme bütün hassasiyet, şov yarım kalmasın devam etsin diye.

*

Maddi bir kazançları var mı diye sordum Çiğdem Hanım'a. Böyle bir şeye asla müsaade etmeyiz diye cevap verdi. Tabi önce yapımcı firma ve kanal kazanacak. Ailelere sonra sıra gelecek. Katıldığı yarışma programında güzel gözleriyle dikkat çeken ve çok güzel ağladığı için başrolü kapan örnekler var bu ülkede. Televizyon ekranında boy göstermek cast ajanslarına kayıt yaptırmaktan çok daha etkili. Öne çıkan minik yıldızlar için yapımcılar çoktan hikaye siparişi vermeye başladı bile.

*

Atv'nin ve yapımcı firmanın iyi niyetli olduğuna eminim. Ama iyi niyet tek başına yeterli olmuyor ne yazık ki ! Yapılan işin, atılan adımların yıkıcı etkileri öngörülemiyorsa tek başına iyi niyetin hiçbir önemi yok . Sema KARABIYIK

EĞİTİMDE BEDEN DİLİNİN ÖNEMİ


EĞİTİMDE BEDEN DİLİNİN ÖNEMİ
Uzm. Süleyman HECEBİL
Eğitimde beden dilinin önemi nedir?
*

Eğitimde beden dilinin önemi, iletişim­de beden dilinin önemi kadardır. İletişimlerimizde, söylediğimiz şeyler kadar söylemediğimiz şeyler de çok önemlidir. Hatta belki de biraz daha fazla önemlidir. Konuşurken duygu ve düşünceleri­mizden farklı konuşabiliriz, ancak konuş­madığımız (sustuğumuz) zamanlarda beden dilimiz konuşmaya devam eder. Gözlerimiz, beden duruşumuz, mimik ve jestlerimiz, kol ve bacak hareketlerimiz, oturma biçimimizle bir çok mesaj veririz.

*

Sözlü mesajlar daha çok düşüncelerimizi yansıtırken, sözsüz mesajlarımız ise dünyamızla ilgilidir ve duygu ve düşüncelerimizi daha gerçekçi yansıtır.

*

Öğretmenlerin beden dili aracılığı ile farkında olmaksızın ilettiği mesajlar nelerdir?

*

Öğretmen sınıf ortamında ya da yüz yüze iletişimlerinde öğrencilere şu tür mesajlar verebilir:

*


Siz benim için önemli ve değerlisiniz
Başaracağınıza inanıyorum ve size güveniyorum.
Bu süreçte sizinle birlikteyim ve yanınızdayım.
İster öğrenin, ister öğrenmeyin beni ilgilendirmiyor.
Sizden ne köy olur, ne kasaba.
Ne talihsiz bir öğretmenim k, bu sınıftayım.
Zil çalsa da sizden kurtulsam.
Sınavda ben size gösteririm.

*

Özetle “İnsanın fikri neyse zikri odur.” Atasözündeki gibi, kişinin duygu ve düşünceleri beden diline yansır.

*

Öğretmenlerin ders anlatırken yaptıkları hatalar nelerdir? Bu hatalar öğrenme sürecini nasıl etkiler?

*

Aslında ders ortamı, karşılıklı mesaj alışverişi ortamıdır. Yüzünü tahtaya, sırtını öğrencilere çeviren öğretmenin başarılı olma şansı çok düşüktür. Bu durumdaki bir öğretmen belki çok yorulur, belki de çok şey anlatır. Öğrencilerin anlatılanlara ilgi gösterip göstermediklerini, dersi anlayıp anlamadıklarını, sınıfın motivasyonunu, dersten sıkılıp sıkılmadıklarını anlamak, sınıfa dikkatlice bakan bir öğretmen için zor değildir.

*

Bazen bir şeyin önemini, önce onun zorluğundan ve nasıl yapılamayacağından yola çıkarak anlatmaya çalışıyor, “Yapabileceğini sanmıyorum ama istersen bir dene” diyoruz. Bunu karşıdaki kişiyi motive etmek için yaptığımızı düşünsek de korku ve kaygıya dayalı motivasyonun kalıcı olması çok güç. Ayrıca bu tür motivasyon, öğrencide “kaçınma” davranışını körükler. Öğretmenlerin öğrencilere onlardan beklentilerini (neler yapmaları gerektiğini) iletirken, nasıl yapmaları gerektiği konusunda da yardımcı olmaları gerekir.
*

Yaş gruplarına göre baktığımızda, ilköğretimde, ortaöğretimde ve üniversitede öğrencilerin derse olan ilgisini ayakta tutmak için neler yapmak gerekir?

*

Öğrencinin hangi yaş grubunda olursa olsun derse ilgi gösterebilmesi için, öğrenebileceğine ve yapabileceğine inanması gerekir. Öyleyse sınıfta ilgiyi ayakta tutmanın önemli koşullarından biri öğrenciyi inandırmak. Bir diğer koşul da öğrencilerin beden dili aracılığı ile verdikleri mesajları iyi okumak gerekiyor. “Anlıyorlar mı? Motivasyonları ne düzeyde? Vb…”
Öğrencilerin derse olan ilgisini ayakta tutmanın belki de en önemli koşulu sınıftaki öğrencilerin öğrenme özelliklerini (stillerini) tanımak, dersi, birden fazla duyuya hitap edecek biçimde planlamaktır. Derslerin çok çeşitli araç-gereçten yararlanılarak işlenmesi hem öğrenmeyi kolaylaştıracak, hem de derslerin keyifli olmasını sağlayacaktır.

*

Ders süresinin uzunluğuyla ilgili standartlar nelerdir? Dikkati ayakta tutabilmek için ders süreleriyle ilgili düzenlemelere gerek var mıdır?

*

Keyifsiz, monoton ve çeşitli araç-gerecin kullanılmadığı dersler, süresi isterse 10 dakika olsun, öğrencilerin dikkatini toplamakta güçlük yaşadığı dersler olmaktan öteye gitmez. Biz yetişkinler için de durum böyledir. Televizyon haberlerinde, bir politikacı konuşurken uyuklayan insanları sıkça görürüz. Öyleyse dikkati ayakta tutabilmenin ilk koşulu dersi keyifli, hareketli ve çok çeşitli araç-gerecin kullanılacağı biçimde tasarlamaktır. Dikkat süresini belirleyen bir başka önemli etken de öğrencilerin yaşıdır. Anaokulu ve ilköğretim 1-3. sınıflarda maksimum dikkat süresinin 20 dakika olduğu bilinmektedir. Bu yaş gruplarında 40 dakikalık ders süresi oldukça uzundur. Bu nedenle 20 dakikalık süreden sonar öğrencilerin dikkatini toplamaya yönelik 2-3 dakikalık yeni ve başka bir etkinlik yapılarak tekrar derse dönülebilir. İlköğretim 4-5. sınıf düzeyindeki öğrencilerin dikkat süresi ise 30 dakikaya kadar yükselebilmektedir.

*

Anne babaların, çocuklarıyla düzgün iletişim sağlama yolunda beden dilinin önemi nedir? Bu ko­nuda onları hangi noktada uyarmak gerekir?

*

Anne babalık gerçekten çok zor ve çok özveri isteyen bir uğraş. Anne ba­balar, bu uğraşlarında zaman zaman "iyi niyetli" hatalar yapabiliyorlar. Ancak yapılan iletişim hataları süreklilik göstermediği sürece çocukları fazlaca olumsuz etkilemiyor. Anne, baba, çocuk arasında yaşanan iletişim hataları genel­likle şu tür bir döngü izliyor:

*


İstenmeyen bir davranışı ortaya çıktığında çocuk, önce uygun bir biçim­de uyarılıyor.
Davranış devam ederse ses tonu biraz yükseltiliyor.
Ses tonunu yükseltmek bir işe yara­mazsa, yüksek sesle uyarmanın yanı sıra el kol hareketleri başlıyor, yüzler kızarıyor, gözler kısılıyor.

*

Yukarıda anlatılanların hiçbirinin işe yaramadığı düşünüldüğünde de bu kez tutma, çekiştirme vb. davranışlar ekleni­yor. Bu durum tipik bir anne-baba-çocuk çekişmesi anlamına geliyor. Özellikle problem durumlarında beden dilinin faz­laca kullanıldığı ailelerden gelen çocuklar, arkadaşlarına karşı saldırgan davranışlar sergileyebiliyorlar.
Unutmayalım ki çocuklar dünyayı an­ne babanın gözünden bakarak tanıyorlar, anne babayı model alıyor ve davranışlarını taklit ediyorlar.